Yazılar

Yürüdüm aynı zamanda..

Aşık Veysel’in “uzun ince bir yoldayım” türküsünü farklı bir algıyla dinledim bugün. Bugün sanki türküyü daha fazla kendime mal ettim.

Veysel şöyle diyor: “dünyaya geldiğim anda/ yürüdüm aynı zamanda/ iki kapılı bir handa/ gidiyorum gündüz gece”

Son derece doğru, değil mi?

Yaşadığımız alan sadece küçücük mahallemizden ibaretken, acılarımız ne kadar da azmış diye düşünüyorum. Acı ne olabilirdi ki? En fazla soluğumuz kesilircesine koşup simit oynarken düşüp yaralanan dizimiz olabilirdi acı dediğimiz. Ya da üzülmek dediğimiz 9 aylık oyununda erkenden elenmek olabilirdi. Başka ne olabilirdi ki? Bunlara üzülürdük işte, bunlardan dolayı asardık suratımızı. Çok sevdiğimiz çizgi filmi kaçırdığımız için içerlenirdik, o çizgi filmi bir daha izleyene kadar asık kalırdı suratımız.

Tadını hiç sevemediğimiz kokan peynirlerden öğrendik tiksinme duygusunu. Pek de sevmedik o yüzden çocuk olmayı, büyüyüp ne yiyeceğimize kendimiz karar vermek istedik. Ve balkondan sarkıtılan ekmek arası çokokremle, kırmızı horoz şekerle birlikte çocukluğumuzu da rafa kaldırdık. Hani sevdiğin bir resmi buğulu cama son derece hevesli çizersin de ardından bir yağmur gelir ve yıkar geçer ya her şeyi. İşte onun gibi zaman da geldi aldı bütün çocukluk heveslerini.

Soba üzerinde kızarttığımız üzerine yağ ve kiraz reçeli sürdüğümüz ekmeğin gözümüzde bir başkaydı. Yazlar daha fazla oyun oynamaktan daha fazla boş vakit bulmaktan başka bir anlam ifade etmezdi. Bisiklet yarışları, futbol müsabakaları ve misket oyunları demekti yaz tatilleri.

Sonra ne mi oldu?

Sonra, hayat acı gerçeklerini göstermeye başladı yavaş yavaş. Asıl gerçeğin çizgi filmlerde değil haber bültenlerinde olduğunu öğretti bize. Haberlerde zorluklar içerisinde yaşayan insanları görünce annemizin “bunu bulamayanlar da var.” cümlesini getirdi aklımıza. Önceleri “ya bakkalda var, dünyada var nasıl bulamıyorlar” derken artık gerçekten bulamayabiliniyormuş demenin acısını hissettirdi. Bir tuhaf etti bizi. Yokluk ve açlık gösterdikçe bir tuhaf etti.

Para nelere kadirmiş onu gördük sonra. Baba sadece işe gittiği için para kazanılmıyormuş. Baba gittiği yerde çeşitli sıkıntılara sabrederek ancak para kazanabiliyormuş, bunu öğrendik. Halbuki bize verselerdi çok da daha adaletli yönetebilirdik dünyayı. Çünkü adalet bizim karşımızda kılıcını çekemezdi. Terazisi de yanlış tartamazdı. Bizim gözümüz her daim açıktı çünkü, kimse kimsenin kefesine bir gram dahi fazla taş koyamazdı.

Yine masal kitaplarından, boyama dergilerinden gözümüzü gazetelere çevirdiğimizde dehşet verici 3. sayfa haberleriyle, insan demeye bin şahit gereken insanlarla tanıştık. Annesine işkence eden evlat gördük, 50 kuruş için yolunu çevirdiği gencecik çocuğu bıçaklayanı gördük. Hiç silemedik bunları ufacık hafızalarımızdan.

Huzur evinde bakıcıların yaşlı, bakıma muhtaç insanlara nasıl davrandklarını gördük. Kendi yaptığından utandığı her halinden belli olan dedeye dayak atan, küfür eden hasta bakıcılar gördük.

Masum insanların üzerlerine bomba yağdıracak kadar gözü dönmüş politikacılar gördük..

Sevdiği kızın başını testereyle kesip çöp kutusuna atanlara şahit olduk…

Daha nasıl büyümeyelim? Hayat bu, gerçek hayat bu.

Veysel’in dediği gibi hep yürümek zorundayız hayatta. Hayat emeklemeye bile müsaade etmiyor çünkü. Dünyaya geldiğin anda yürüyeceksin aynı zamanda arkadaşım. Hem de gündüz gece…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s